15 Ocak 2008

[az önce düşündüm de] gidersem, bu yolculuğa -sanki topyekûn bir isyanmış gibi- tene batan kazaklar örmek çok absürd olacak. etrafı kavafis alıntılarına boyamak sahici olmaz ki gitmek kuralsa, giden abi kralsa, bi onun namı varsa. önceden belliydi zaten neye gülümseyeceğim, sesimin ne zaman yükseleceği, düşerken ivmemin kaç olacağı. [yanlışsam söyle.]

13 Ocak 2008

ey ahali,
ben şu adreste bir şeyler yazıyorum, bunların müzik-sinema-internet yazıları olmasını planlıyorum, oraya da beklerim.
gözlerinizden öperim.

23 Eylül 2007

Kanımca bienaldeki en muzip iş olan Everest'in zirvesini* gerçek sanıp, ordaki deftere "Bunu da gördükten sonra bienalle alakamı tamamen kesiyorum. Yazıklar olsun! Bir doğa harikasına nasıl böyle davranabilirsiniz? Sizin bu yaptığınız neye benziyor biliyor musunuz? Vahşi bir hayvanı öldürüp sergilemeye!" yazan adam! Lütfen üzülme artık, Everest'in zirvesi yerinde çok şükür yarappim.

22 Eylül 2007

Kahvaltı için simit alıp kahveye oturduğumuzda canımın hiç gazete okumak istemediğine karar veresiye. Kulaklarımı sağdaki masaya mı misafir edesiye, soldakine mi? Sağdakinde gençten insanlar, halleri tavırları bizimkilere benzer. Sol tarafta ise sırtı bana dönük, tepesi açılmış bi amcayla yandan görebildiğim bir teyze. Teyze kırklarının sonunda olsa gerek. Oturduktan biraz sonra çantasından küçük boy-çizgili bir ilkokul defteri çıkarıp içindekileri yüksek sesle amcaya okumaca.

İlk başta kızı evden ayrılmış, giderken de bu mektubu bırakmış sandım. İstediğim saatte uyuyup, yataktan canım istediğinde çıkacağım. Kalkar kalkmaz elime temizlik bezi almam gerekmeyecek. Kimse bana ne yapacağımı söyleyemeyecek. Evden çık diyemeyecek, istediğim kadar evde duracağım. Kimse beni aşağılamayacak. Günlerimi bunamaya başlayan biriyle geçirmeyeceğim. Böyle sürüp gidiyordu. Büyük bir iç sıkıntısıyla ve hırsla, tek seferde yazıldığı muhakkaktı: Tekrarlarla doluydu. Bu yüzden benim bir eve çıkmam lazım. Böyle de bitiyordu.

(Bu arada sağ taraftaki masada kahkahalar patladı. Hayıflanıla? Belki en baştan onların sohbetini takip etmek icap ederdi. İşime döndüm. Yarım bırakılmaya.)

Kadın okumayo bırakıp anlatmaya başlayınca evden kaçıp giden kızın aslında kendisi olduğu meydana çıktı. Defterdekileri de geride kalanın okuması için değil, içini dökmek için karalamıştı. Annesinin onu hep aşağıladığından, hırpaladığından bahsetti küçük kuru mutsuz kadın. Sonra, sayfayı çevirip hayatı için aldığı kararları sıralamaya başladı. 'Kendi değerinin farkına var', 'Üstüne başına özen göster', 'Sosyal bir çevre edin' gibi beylik ve hiç hazzetmediğim kişisel gelişim kitaplarından ödünç tavsiyeleri kendi kendine yazmış, her kelimeyi bastıra eze okudu. Kitap olsa atardım ama o anlattıkça dinlemek istedim. "Reddedilmek senin karakterinle alakalı değildir. Bugün reddedilirsin, yarın reddetmek zorunda kalabilirsin." (Bir tanesi bilhassa fenaydı, açık seçik 'insanları kullanmanın yollarını düşün' gibi bir cümle.)

"Artık biri beni hakir mi görüyor, onu kafamda utanılacak hallere sokuyorum hemen. Karşımdaki koskoca adamın boynuna pembe bir fiyonk bağlıyorum ya da jartiyer giydiriyorum ona hayalimde. Kıçını sallaya sallaya dans ettiriyorum. O zaman başlıyorum tabii kahkahalarla gülmeye. Onlar beni aşağıladıkça, suratlarına gülüyorum ben de."
Bu pek alıştığımız bir tavır değil. Belki hastalıklı addedeceğimiz bir davranış biçimi hatta. (Sizle ben de ne zaman 'biz' olduysak.) Ama orda, anca kaçamak bakışlar atarak onu dinledikçe; nasıl kırılmış, nasıl üzmüş birileri, kimse mi takdir etmemiş, hiç mi?

(O çocuk defteri çantaya sokuşturulur, kalkıp giderler.)

19 Eylül 2007

Bazı insanları her gördüğümde kafalarının dumanlı olmasından çok sıkıldım.
Keşke her karşılaştığımızda evladiyelik beyaz sabun kokuyor olsalar,
Ne bileyim; dudakları pudra şeker kaplanmış, sakızlı lokum yiyor olsalar.

13 Eylül 2007

Bir akşam Burak bana bir soru soracaktı, "Pınar bak sen dışardasın, sana sorayım..." diye girmişti lafa. Ben sorusuna cevap vereceğime şu dışarda sözüyle ilgili biraz huysuzlanmaya niyetlendim, "Ne demek yani şimdi?" Evrim güven verici bir kafa sallamayla -mekanda karanlık sınırına dayanmış bir loşluk olsa da gözlerim zar zor alışmıştı herkesin yüzünü seçmeye- dışarda olmanın iyi bir şey olduğunu söyledi, tam olarak neyi ifade ettiğini tanımlamakla uğraşıp kafa karıştırmadı. Benim o anda kısmen orda bulunan arkadaş grubumuzla çok da iç içe olmadığımı -evet (bazılarını) her şeyden çok severim ve sevildiğimden de en ufak bir şüphe duymam fakat- her an yanlarında olmadığımı anlatıyordu dışarsı. Ailenin sevilen uzak bir akrabası gibiydim. Benim tercihim olan bir durumdu - ha belki de tercihim değil de benim için doğal olandı, karakterimle alakalıydı. Peki iyi miydi, işte ben de evden hiç çıkmadığım bu günlerde bunu düşünüp duruyorum. Dışarda olmayı sıradan bir metafor olarak değerlendirmek yerine kendime çatıyorum. Pide aldık yesene.